Osmanlı İmparatorluğuna Ait Armalar-Sancaklar-Alemler
Yazar: Erdem Gürsoy - 2 Ocak 2008 - Kategori: Tarih

















I.
HİLAFETİN ILGASINA VE HANEDAN-I OSMANI’NİN
TÜRKİYE CUMHURİYETİ MEMALİKİ
HARİCİNE ÇIKARTILMASINA DAİR KANUN
Kanun no : 431
Kabul Tarihi :26 Recep 1342 – 3 Mart 1340 ( 1924 )
MADDE 1-Halife hal’edilmiştir. Hilafet, hükümet ve cumhuriyet mana ve meftumunda esasen müntemiç olduğundan Hilafet makamı mülgardır.
MADDE 2-Mahlu Halife ve Osmanlı saltanat- ı münderisesi hanedanın erkek, kadın bilcümle azası ve damatlar Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahilinde ikamet etmek hakkından ebediyen memnundurlar. Bu hanedana mensup kadınlardan mütevellid kimseler de bu madde hükmüne tabidirler.
MADDE 3-İkinci maddede mezkur kimseler işbu kanunun ilanı tarihinden itibaren azami on gün zarfında Türkiye Cumhuriyeti arazisini terke mecburdurlar.
MADDE 4- İkinci maddede mezkur kimselerin Türk vatandaşlık sıfatı ve hukuku merfudur.
MADDE 5- Bundan böyle ikinci maddede mezkur kimseler Türkiye Cumhuriyeti dahilinde emval-i gayrımenkuleye tasarruf edemezler. İlişkilerinin kat’ı için bir sene müddetle bilvekale mehakim-i devlete müracaat edebilirler.
Bu müddetin mürurundan sonra hiçbir mahkemeye hakk-ı müracaatları yoktur.
MADDE 6- İkinci maddede mezkur kimselere masarif-i seferiyelerine mukabil bir defaya mahsus ve derece-i servetlerine göre mütefavit olmak üzere hükümetçe tensib edilecek mebaliğ ita olunacaktır.
MADDE 7- İkinci maddede mezkur kimseler Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki bilcümle emval-i gayrimenkullerini bir sene zarfında hükümetin malumat ve muvafakatiyle tasviyeye mecburdurlar. Mezkur emlak-ı gayrımenkuleyi tasfiye etmedikleri halde bunlar hükümet marifetiyle tasfiye olunarak bedelleri kendilerine verilecektir.
MADDE 8- Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut emval-i gayrımenkuleleri millete intikal etmiştir.
MADDE 9- Mülga padişahlık sarayları, kasırları ve emakin-i sairesi dahilindeki mefruşat, takımlar, tablolar, asar-ı nefise ve sair bilumum emval-i menkule millete intikal etmiştir.
MADDE 10- Emlak-ı Hakaniye namı altında olup evvelce millete devredilen emlak ile beraber mülga padişahlığa ait bilcümle emlak ve sabık Hazine-i Humayun, muhteviyatları ile birlikte saray ve kasırlar ve mebani ve arazisi millete intikal etmiştir.
MADDE 11- Millete intikal eden emval-i menkule ve gayrimenkulenin tespit ve muhafazası için bir nizamname tanzim edilecektir.
MADDE 12- İşbu kanun, tarih-i neşrinden itibaren mer’iyül’-icradır.
MADDE 13- İşbu kanunun icra-i ahkamına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
II.
MAHPEYKER, TÜRKAN, ALİ, RANA VE HUMEYRA’NIN
TÜRKİYE’YE AVDET ETMELERİNE DAİR KANUN
Kanun no :3662
Kabul tarihi:5 Temmuz 1939
Resmi Gazete ile neşir ve ilanı: 11 Temmuz 1939- Sayı: 4255
MADDE 1- Ölü general Enver çocukları Mahpeyker, Türkan ve Ali ile biraderi Kamil kızı Rana’ nın ve İsmail Hakkı kızı Hümeyra’nın Türk vatandaşlığına kabul ve Türkiye’ye gelmelerine müsaade edilmiştir.
MADDE 2- Bu kanunun mer’iyetinden evvel birinci maddede adları yazılı olanlar hakkında 431 sayılı kanun hükümlerine göre yapılmış muameleler muteberdir.
MADDE 3- Bu kanun neşri tarihinden itibaren mer’idir.
MADDE 4- Bu kanunun hükümlerini icraya İcra Vekilleri Hey’eti
memurdur.
III.
PASAPORT KANUNUNA BAZI MADDELER
EKLENMESİNE DAİR KANUN
Kanun no: 5370
Kabul Tarihi: 18 Nisan 1949
Resmi Gazete ile yayım ve ilanı : 25 Nisan 1949 – Sayı: 7190
MADDE 1- 3519 sayılı pasaport kanununa aşağıda yazılı maddeler eklenmiştir.
EK MADDE 1- Doğum itibarıyla münderis Osmanlı hanedanından olmayıp bu hanedan azasından biriyle evlenmiş ve ölüm ve ya boşanma sebebiyle dul kalmış olan ve çocuğu bulunmayan erkek ve kadınların Türkiye’ye gelmelerine Bakanlar Kurulu kararıyla müsaade olunabilir. Şu kadar ki Osmanlı İmparatorluğunda padişahlık etmiş kimselerden hilafetin ılgası tarihinde hayatta olsun olmasın varislerine intikal yapılmamış herhangi birinin nam ve uhdesinde o tarihte mukayyet bulunan gayrımenkul mallarla 1 Eylül 1324 ve 21 Nisan 1325 tarihli iradelerin mevzuu bulunan gayrımenkul mallar431 sayılı kanunun 8. ve 10. maddeleri mucibince millete intikal etmiş bulunduğundan bu kanuna müsteniden yurda avdet edenler dahi bu mallar üzerinde irs veya herhangi bir sebebe dayanarak hak iddia edemezler.
EK MADDE 2- Doğum itibariyle münderis Osmanlı hanedanı azasından bulunan kadınlardan yabancı devlet başkanlarından veya devlet hanedan azasından veyahut elçi veya elçilik vazifesiyle görevlendirilmiş olanlardan biriyle evli olanların transit suretiyle Türkiye’den geçmelerine ve üç aya kadar Türkiye’de ikametlerine Bakanlar Kurulu kararıyla izin verilebilir.
MADDE 2-431 sayılı kanunun ikinci maddesinin bu kanuna aykırı hükümleri kaldırılmıştır.
MADDE 3-Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 4- Bu kanunu Bakanlar Kurulu yürütür.
IV.
VATANDAŞLIK KANUNUNA BAZI MADDELER
EKLENMESİNE DAİR KANUN
Kanun no : 5371
Kabul Tarihi : 18 Nisan 1949
Resmi Gazete ile yayım ve ilanı: 25 Nisan 1949- Sayı: 7190
MADDE 1-1312 sayılı Vatandaşlık Kanununa aşağıdaki maddeler eklenmiştir:
Ek madde 1- 5319 sayılı Pasaport Kanununa bazı maddeler eklenmesine dair olan 5370 sayılı kanunun birinci ek maddesi gereğince yurda dönmelerine müsaade edilen kimselerin o kanunda yazılı kayıtlar dahilinde vatandaşlığımıza alınmasına Bakanlar Kurulu karar vermeğe yetkilidir.
Ek madde 2- 431 sayılı kanunun dördüncü maddesinin bu kanunun hükmüne aykırı hükümleri kaldırılmıştır.
MADDE 2- Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 3- Bu kanunu Bakanlar Kurulu yürütür.
V.
VATANDAŞLIK KANUNUNA BAZI MADDELER
EKLENMESİNE DAİR KANUN
Yorum no : 245
Resmi Gazete ile yayım ve ilanı: 7 Mayıs 1949- Sayı :7201
431 sayılı kanunun mer’iyete girdiği tarihte hayatta bulunsun bulunmasın Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahlık etmiş herhangi bir kimse namına Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde tapuda mukayyet gayrimenkul mallar bu kanunun 8. maddesi mucibinde, kanunun yürürlüğe girmesiyle millete intikal etmiştir.
Binaenaleyh, 431 sayılı kanunun neşrinden sonra bu gayrimenkullerin padişahların mirasçılarına intikali yapılamaz ve bu mallar üzerinde verese tarafından hiçbir hak iddia edilemez.
VI.
HİLAFETİN ILGASINDA VE HANEDAN-I OSMANİ’NİN
TÜRKİYE CUMHURİYETİ MEMALİKİ HARİCİNE
ÇIKARILMASINA
DAİR OLAN 431 SAYILI KANUNUN 2. MADDESİNİN
DEĞİŞTİRİLMESİ VE AYNI KANUNA BAZI MADDELER
EKLENMESİ HAKKINDA KANUN
Kanun no:5958
Kabul tarihi : 16 Haziran 1952
Resmi Gazete ile yayım ve ilanı : 23 Haziran 1952 – Sayı:8142
MADDE 1- 3 mart 1340 tarihli ve 431 sayılı kanunun ikinci maddesi değiştirilmiş ve aynı kanuna aşağıda yazılı maddeler eklenmiştir.
MADDE 2- Mülga hilafet ve münderis Osmanlı saltanatı hanedanının padişahlar sülbünden olan erkek azası ve bunların erkek füruu Türkiye’ye gelmek ve Türkiye’den transit olarak geçmekten memnundurlar. Bunların dışında kalanlar Türkiye’ye gelebilirler.
Ek Madde 1- İkinci madde gereğince Türkiye’ye gelebileceklerin müracatları halinde, Türkiye’ye gelmek ve Türkiye’de ikamet etmek şartları aranmaksızın vatandaşlığa alınmalarına Bakanlar Kurulu karar verir.
Ek Madde 2-İkinci madde hükmünden istifade edenler bu kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren umumi hükümler dairesinde mal edinebilirler. Bu suretle Türkiye’de mal edinenlerden ölenlerin ikinci maddeden istifade edemeyen varislerine ait hisseler sulh mahkemesince bir sene içinde tasfiye olunarak tutarı kendilerine ödenir.
Ek Madde 3- Bu kanuna müsteniden yurda gelmek hakkını haiz olanlar, 27 Ağustos 1324 ve 20 Nisan 1325 tarihli iradeler ve 431 sayılı kanun ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 245 sayılı tefsir kararı gereğince millete intikal etmiş olan bilumum menkul ve gayrimenkul mallar üzerinde miras sebebiyle veya diğer herhangi bir sebeple hak iddia edemezler.
Ek Madde 4-Türkiye’ye gelenler veya Türk vatandaşlığına iktisab edenler ( sultan, hanımsultan, kadınefendi, prens, ve prenses) gibi hanedananispet ifade eden elkab ve unvanları kullanmaktan memnundurlar.
İkinci madde hükmünden istifade edenlerden memnuniyet hilafına harekette bulunanlar altı aydan iki yıla ve bu unvanları bu kimseler hakkında iltizamen kullananlar üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 2-431 sayılı kanunun ve diğer kanunların bu kanuna aykırı hükümleri ile 5371 sayılı kanun kaldırılmıştır.
MADDE 3- Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 4- Bu kanunun Bakanlar Kurulu yürütür.
VII.
CUMHURİYETİN 50. YILI NEDENİYLE BAZI SUÇ VE
CEZALARIN AFFI HAKKINDA KANUN’UN 8. MADDESİ
Kanun no: 1803
Resmi Gazete ile neşir ve ilanı : 18 Mayıs 1974
MADDE8- 16.6.1952 tarih ve 5958 sayılı kanunla tadil edilen 26 Recep 1342 ve 3 Mart 1340 tarihli ve 431 sayılı kanunun 2,3,4 ve 5inci maddeleri yürürlükten kaldırılmıştır. Bu durumdan istifade etmek isteyen erkek mensuplar hakkında 431 sayılı kanunu tadil eden 5958 sayılı kanun gereğince kadın mensuplara tanınan haklar uygulanır.
Halil Paşa 857
Mahmud Paşa 878
Koca Mustafa Paşa 918
Yunus Paşa 923
İbrahim Paşa 942
Hadım Hasan Paşa 1006
Cerrah Mehmed Paşa 1007
Derviş Paşa 1015
Nasuh Paşa 1023
Kemankeş Ali Paşa 1033
Receb Paşa 1041
Kara Mustafa Paşa 1053
Salih Paşa 1057
Tarhuncu Ahmed Paşa 1063
Merzifonlu Mustafa Paşa 1095
Kara İbrahim Paşa 1097
Süleyman Paşa 1098
Sürmeli Paşa 1106
Daltaban Mustafa Paşa 1114
Süleyman Paşa 1125
Hoca İbrahim Paşa
Damad Nevşehirli
İbrahim Paşa 1143
Köse Mustafa Paşa 1178
Yağlıkçı Zade Mehmed
Emin Paşa 1183
Şerif Hasan Paşa 1205
Osmanlı ordusu Mısır seferine giderken haliyle bağlık - bahçelik yerlerden geçiliyordu. Salkım üzümler, olgunlaşmış elmalar, armutlar ve daha türlü türlü meyvalar vardı.
Ordu Gebze yakınlarında konakladığı zaman, Yavuz Sultan Selim,’in içine bir şüphe düştü:
- “Acaba askerim sahibinden izinsiz üzüm ve elma koparmış olabilir mi?” diye düşünüyordu. Hemen Yeniçeri Ağası’nı çağırdı ve durumun araştırılmasını emretti.
Heybeler - torbalar araştırıldı, iyice soruldu ama, asker üzerinde hiç bir iz bulunamadı. Yeniçeri Ağası gelip durumu söylediğinde Padişah rahatlamıştı. El açıp dua etti:
“Ey Allah’ım!.. Bana haram yemeyen bir ordu ihsan ettiğin için Sana şükürler olsun.”
Sonra Yeniçeri Ağası’na dönüp şunları söyledi:
“Eğer askerlerim içinde bir tek kimse sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yese idi, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü hay ağa, haram yiten bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz!..”
*****
Mısır seferine gidilirken ordunun korkunç Sina Çölü’nden geçmesi gerekiyordu. Kum fırtınalarının etrafı kasıp kavurduğu, gündüzleri dayanılmaz sıcaklara sahne olurken geceleri dondurucu soğukları davet eden bu çölü dünya- da hiç bir ordu geçememişti. Yavuz Sultan Selim ordusuna moral verici sözler söyledikten sonra atını çöle sürdü.
Herkes yanındaki suyu idareli kullanıyor, namazlar teyemmüm yapılarak kılınıyordu. Yolculuk böyle sürüp giderken Yavuz Sultan Selim’in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde yaya olarak yürüdüğü görüldü. Herkes şaşırmıştı ama, kimse sebebini soramıyordu. Padişahın hiç yanından ayırmadığı Hasan Can durumu öğrenmekte gecikmedi. Padişah O’na şunları söylemişti:
“İki cihan sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak yürürlerken biz nasıl at üstünde olabiliriz Hasan Can?”
*****
Mısır’ın fethinden sonra esir Memluk kumandanlarından Kayıtbay Yavuz Sultan Selim’in huzuruna getirilmişti. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:
“- Söyle bakalım Kayıtbay, cesaret ve kahramanlığın ne işe yaradı?”
“- Cesaret ve kahramanlığım hâlâ var ey Sultan! Yalnız, bize ne yaptıysa ordunuzdaki toplar yaptı!”
“- Anlamadım!..”
“- Berberilerden biri, Venedik’ten top getirerek bize satmak istemişti de, Peygamberimizin, “ok ve kılıç kullanın” şeklindeki emrine aykırıdır diye satın almamıştık. O satıcı bize, “Yaşayan görecektir ki, memleketiniz top yüzünden elinizden çıkacaktır” demişti. Meğer doğruyu söylemişmiş!”
“- Din kaidelerine böylesine bağlı idiniz de, Allah’ın, “Düşmanın silahına aynı silahla karşılık veriniz” emrine neden uymadınız? Bilmez misiniz ki, “Ok ve kılıç kullanın” demek “Başka silah kullanmayın” demek değildir. O zaman o silahlar varmış, şimdi de bu silahlar var!”
Kayıtbay başını önüne eğdi ve sustu.
*****
1517 yılında kazanılan Ridaniye zaferinden sonra kutsal topraklarda huzuru sağlayan Yavuz Sultan Selim ordusuyla birlikte İstanbul’a dönüyordu.
Yolculuk sırasında, İbn-i Kemal adıyla tanınan Anadolu Kazaskeri ve ünlü bilgin Kemal Paşazade’nin atının ayağından sıçrayan çamurlar Padişah’ın kaftanını kirletti.
Kemal Paşazade mahçup oldu, korktu ve ne diyeceğini şaşırdı.
O’nun bu halini gören Padişah tebessümlü bakışlarla süzdükten sonra şöyle teselli etti:
“Senin gibi bir bilginin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. Vasiyetimdir ki, öldüğüm zaman bu kaftan bu haliyle sandukamın üzerine konsun!”
Padişahın sırtından çıkardığı kaftanın çamurları temizlenmedi, öylece saklandı ve vasiyetine uygun olarak ölümünden sonra sandukasının üzerine örtüldü.
*****
İki yıl iki ay süren Mısır seferi sonra ermiş; bugünkü İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır, Sudan, Cezayir ve Yemen devletlerinin bulunduğu topraklarının tamamı ile Suudi Arabistanla’la Libya’nın bir kısmı Osmanlı hakimiyetine girmiş, halifelik Mısır Abbasilerinden Türklere geçmiş, Türk toprakları iki mislinden daha fazla büyümüştü.
Şimdi, bütün bu işleri başaran kahraman İstanbul’a dönüyordu. Üstelik O, artık yalnızca bir Padişah değil, bütün müslümanların halifesi idi. İstanbul halkı yediden yetmişe yollara dökülmüş düğün - bayram ediyor, Padişahlarını en güzel biçimde karşılamanın hazırlıklarını yapıyordu.
O büyük kahraman durumun farkındaydı ama alkışlardan, tezahürattan sıkılıp utanacağını düşünüyor, İstanbul’a sessiz sedasız girebilmenin yollarını arıyordu.
Nihayet, yanına aldığı birkaç kişi ile birlikte tebdili kıyafet ederek Anadolu yakasından kayığa bindi ve gece vakti Topkapı Sarayı’na giriverdi.
Ertesi gün şaşalı bir tören için yollara dökülenler, Padişah’ın sarayda olduğunu öğrenince hayretler içinde kaldılar ve ne yapacaklarını şaşırdılar.
*****
Kutsal toprakların huzuru kavuşturulması için düzenlenen bu sefer sırasında götürülen para yetmediği için bir bezirgandan borç alınmıştı. Defterdar, bezirgana teşekkür ettikten sonra bir arzusunun olup olmadığını sordu ve şu cevabı aldı:
“- Verdiğim altmış bin altını istemem; hazineye kalsın. Yalnız, bunun yerine oğluma günde iki akçe ile orduda cebecilik verilsin!”
Defterdar bezirganın bu isteğini Padişaha iletince Yavuz Sultan Selim öfkelendi ve şöyle haykırdı:
“- Böyle kanunsuz bir teklif getirdiğin için seni ve o bezirganı katlederdim ama, el - alem, ‘Mekke ve Medine fatihi olan Sultan Selim bir bezirganın malına tamah ettiği için bezirganı ve defterdarını öldürttü’ derler. Bundan kaçınırım. Tek elden bezieganın parasını verin ve bana bir daha böyle kanuna uymaz işler getirmeyin!”
Bütün bunlardan sonra, “Hey gidi koca Yavuz bey!” demekten kendimizi alamıyor; bir vesileyle yazdığımız sözü tekrar ediyoruz: “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana kıssalar da hisseler de az!..”
*****
“Her nefis ölümü tadacaktır” ilahi hükmünce Yavuz Sultan Selim Han’n ölüm anı da gelip çattı. Padişah olalı daha sekiz yıl olmuştu, gençti devleti -milleti ve İslam alemi için büyük idealleri vardı ama, ölüm ferman dinlemiyordu.
Kemak Paşazade çok sevdiği Padişahı için bir mersiye yazmıştı. Bu alim kişi, O’nu ve kısa saltanat dönemine sığdırdığı büyük işleri şöyle tasvir ediyordu:
Şems-i asr idi, asrda şemsin
Zıllı memdüd olur, zamanı kasir
Tâc ü tahtıyle fahreder beyler
Fahrederdi ânınla tâc ü serir
Yani, Kemal Paşazade Tavuz’u hem asrın (yüzyılın) güneşi olarak görüyor, hem de ikindi vaktinde gölgesi uzun ama ömrü kısa olan ikindi güneşine benzetiyor. Bütün beyler tac ve tahtlarıyla övünürlerken tac ve tahtın Yavuz Sultan Selim’le övündüğünü dile getiriyor.
Ve, Yavuz Sultan Selim’in naaşı, Mısır seferinden dönüşte Kemal Paşazade’nin atının ayağından sıçrayan çamurla leke olan kaftana sarılıp defnedildi.
Fatih Sultan Mehmed’in resmini yapmış olan Venedikli ressam Gentile Bellini konusunda uzmanlaşmış L. Thuasne’nin “Gentile Bellini et Sultan Mohammed II / Notes Sur le Séjour du Peintre Vénitien à Constantinople (1479-1480)” adını taşıyan yapıtı, Nisan 2006’da, Yeditepe Yayınları arasından çıkacak.
Biz de, Popüler Tarih dergisi olarak, yapıtın çevirisini gerçekleştiren Önder Kaya’nın kaleminden, konuyu ele aldık…
Fatih Sultan Mehmed’in son yıllarında, Eylül 1479’da Osmanlı başkentine gelen Bellini, bir Osmanlı padişahının portresini yapan ilk ressamdır.
Bellini’nin kenti Venedik, konumu nedeniyle, Doğu ve Batı kültürlerinin kesişme noktalarından biri durumundaydı.
Venedik, Hıristiyan ve Musevî kültürü kadar, Uzakdoğu kültürlerine, İslâm uygarlığına hatta Roma İmparatorluğu’nun mirası eski pagan dünyasına aşina bir şehirdi. Kent yaşamına damgasını vuran da, ticaretti.
Venedik, özellikle Haçlı Seferleri sırasında, Akdeniz’in en önemli deniz güçlerinden biri haline geldi. Bu dönemde, Cenevizliler, Pisalılar ve Amalfililer ile giriştiği rekabette, Venedik hep bir adım önde kalmayı başardı…
Doğu Akdeniz’de hâkimiyet sağlamak isteyen Venedik’in Osmanlı ile 16 yıl süren mücadelesi, 26 Ocak 1479’da, Venedik Dışişleri Bakanı Giovanni Dario’nun Fatih’e elçi olarak gönderilmesinden sonra, bir barış antlaşması ile noktalanır.
Bundan hemen birkaç ay sonra da, Fatih adına Venedik’e gelen bir Osmanlı Yahudisinin Venedik doçundan talebi, hayli ilgi çekicidir: Fatih, ‘insan sureti çizme konusunda mahir’ bir ressamın İstanbul’a gönderilmesini talep etmektedir.
‘Grand Turco’nun (Büyük Türk) bu isteği, Venedik Senatosu tarafından memnuniyetle karşılanır Sonuçta Senato ve doç Pietro Mocenigo, o sıralarda Venedik Meclisi salonundaki resimlerin onarımıyla uğraşan Gentile Bellini’yi bu iş için ‘en uygun kişi’ olarak belirler.
Gentile Bellini, Venedik Meclisi’nin salonundaki restorasyon işlerini kardeşi Giovanni’ye devrettikten sonra, 3 Eylül 1479’da İstanbul’a doğru yola çıkar. Eylül sonlarına doğru da Osmanlı başkentine ulaşır.
53 yaşındaki ressam burada, ‘balyoz’ diye adlandırılan Venedik büyükelçisi tarafından karşılanır ve kısa bir süre sonra da Fatih’in huzuruna çıkarılır. Ne yazık ki, ressamın İstanbul’da nerede kaldığı ve neler yaptığı tam olarak bilinmemektedir.
Bazı araştırmacılar, Fatih’le yaptığı görüşme sonrasında, Bellini için Saray’ın içinde bir atölye oluşturulduğunu söyleseler de, bu atölyenin yeri hakkında bilgi bulunmamaktadır.
Fatih, Venedikli ressamın maharetini sınamak amacıyla, onu bir dizi denemeden geçirir. Öncelikle ressamın vatan sevgisini ve hayal gücünü ölçmek amacıyla bir Venedik manzarası çizmesini ister.
Babinger başta olmak üzere, bazı araştırmacılar bu durumdan yola çıkarak, Fatih’in asıl amacının güzel sanatları desteklemek olmadığını, İtalya’nın fethi için yaptığı planlara zemin hazırlamak peşinde olduğunu iddia ederler.
Bellini’nin günümüze ulaşmayan bu resmi, o dönemde İstanbul’da bulunan Jean-Marie Angiolello’nun ifadesine bakılırsa, padişahın pek hoşuna gider.
Jean-Marie, 18 yaşında iken Türk korsanlarına esir düşmüş ve İstanbul’a getirilerek Fatih’e takdim edilmişti. Fatih, onu Konya valisi ve en sevgili şehzadesi Mustafa’nın hizmetine vermişti.
Jean-Marie şehzadenin ölümü sonrasında, İstanbul’a dönerek ve Fatih’in, Boğdan, Macaristan, Arnavutluk seferlerine katılacaktı…
Fatih’in ölümünden sonra da İstanbul’dan ayrılan Jean-Marie’nin kaleme aldığı ‘Türkiye Tarihi’ adlı yapıt, Bellini’nin İstanbul’daki yaşamı hakkında en önemli kaynak kabul edilir. Zira yazar da, Bellini ile aynı dönemde İstanbul’da bulunmuş ve büyük ihtimalle Bellini ile görüşme fırsatı bulmuştu…
Fatih, kendi portresinden önce, Bellini’ye bazı saray görevlilerinin resimlerini yaptırır. Bu çizimlerden günümüze, ne yazık ki sadece bir solak yeniçeri ile bir saraylı kadın figürü kalmıştır.
Fatih, Bellini’ye bir ressam olarak, otoportresini yapıp yapamayacağını sormuş ve olumlu cevap alınca da memnun kalmıştı. Bellini’nin otoportresini gören Fatih, ünlü ressama, “Senin fırçanda bir sihir var” diyerek iltifat edecekti…
Ayrıca Fatih’in ressama bazı modeller gönderdiği ve önce çizime sonra da modele bakarak, ressama ihsanlarda bulunduğu da anlatılır. Bellini, bu uygulama çerçevesinde meczup bir dervişi de resmetmiştir. Topkapı Sarayı’nın bazı duvarlarının resimlenmesi görevi de Bellini’ye verilmişti.
Bellini, kendine ayırdığı zamanlarda, İstanbul’u gezmekten ve özellikle Bizans döneminden kalan eserleri resmetmekten de geri kalmadı. Böylece, Cerrahpaşa’daki Avratpazarı’nda yer alan ve günümüze ulaşamamış olan Arkadius Sütunu’ndaki motifler bugüne, Bellini’nin çizimleriyle kalacaktı.
Onun çizdiği bu desenler, özellikle o dönemin giyim kuşam ve yaşam tarzını yansıtması açısından, önemli bir kaynak durumundadır. Bellini hakkındaki en kapsamlı çalışmalardan birine imza atan Thuasne ise, bugün Louvre Müzesi’nde sergilenen çizimlerin, aslına sadık kalınarak, 17. Yüzyıl’ın başlarında yapılmış kopyalar olduğunu, asıl çizimlerin kaybolduğunu ifade eder.
Fatih’in portre yaptırma konusundaki ilk girişimi, Bellini’den yaklaşık 20 yıl kadar önce, Veronalı Matteo di Pasti’nin İstanbul’a çağrılmasıyla başlamış; fakat Di Pasti’nin bindiği gemi Venedikliler tarafından ele geçirildiği için, sanatçı İstanbul’a ulaşamamıştı.
Bundan 20 yıl sonra ise, bu kez bir Venedikli, Fatih’in resimlerini yapmak üzere ‘Grand Turco’nun (Büyük Türk) başkentine gidecekti…
Bellini’nin Fatih tablosu, bir sanat eseri olmasının dışında, bir belge niteliği de taşır. Ressam, yaşamının son döneminde bulunan ve nikris hastalığı olan padişahı, gayet gerçekçi bir biçimde resmetmiştir. Fatih’in gözlerinin feri sönmüş ve çehresi de epey solgundur. Yüzünden, hastalığının izleri okunabilmektedir.
Ama tablo, padişahın azametini de yansıtmaktan geri kalmaz. Hükümdar her ne kadar sade giysiler içinde resmedilmişse de, profilden yapılmış bu portrenin sağında ve solunda yer alan üç taç, tabloyu bir kudret simgesi olarak öne çıkartır.
Bu üç taç, Fatih’in son verdiği üç büyük devleti yani Bizans’ı, Trabzon Rum İmparatorluğu’nu ve Karamanoğulları Beyliği’ni simgeler.
Portre padişahın beğenisini kazanmışsa da, kısa bir süre sonra Fatih, Venedikli ressamı büyük iltifatlarla memleketine yolcu eder. Fatih’in bu davranışının nedenleri üzerine, farklı fikirler öne sürülmüştür:
Bir görüşe göre, bugün dahi esrarını koruyan son seferini, Rodos Şövalyeleri üzerine yapmayı tasarlayan Fatih, sarayında, Papa’ya sadık bir Venediklinin varlığını doğru bulmamıştır.
Bir başka bakış açısına göre de, son yıllarda iyiden iyiye ortaya çıkan güçsüzlüğüne, bir Batılının şahit olmasını istememiştir.
Ama sonuçta Fatih’in, Venedik Senatosu’na ve Venedik doçuna Bellini için bir teşekkür mektubu kaleme alması ve ressama 250 ekü değerinde bir gerdanlık hediye etmesi, memnuniyetinin bir ifadesi olsa gerek.
Öte yandan, padişahın bununla da kalmayarak, Bellini’ye ‘Bey’, ‘Kont’ ya da ressamın bir eserine imza atarken kullandığı ‘Şövalye’ gibi unvanlar verdiği yönündeki iddiaları ise, ihtiyatla karşılamak gerekir…
Bellini’nin İstanbul’da ne kadar resim yaptığı konusu, ne yazık ki aydınlanabilmiş değildir. Genel görüş, Fatih’in yerine geçen II. Bayezid’in, Topkapı Sarayı içinde yer alan her türlü insan suretini ‘günah’ olduğu gerekçesiyle, ortadan kaldırttığıdır. Bu resimler bir şekilde pazara düşmüş veya yok edilmiştir.
Bellini’den günümüze kalan ünlü Fatih portresi de muhtemelen bu sıralarda Saray’dan çıkarılmıştır. Tablo belki ressam tarafından dönüşü sırasında, belki de bir tüccar tarafından satın alma yoluyla Venedik’e gelmiştir.
1877-1880 yılları arasında İstanbul’da İngiliz elçisi olan ve aynı zamanda Nemrut Dağı’nı bilim dünyasına tanıtan arkeolog olarak da tanınan Henry Layard, tabloyu 1865’te Venedikli bir koleksiyoncudan satın alır. Tablo, Layard’ın vasiyeti üzerine, 1916’daki ölümünün hemen ardından Londra’daki National Museum’a bağışlanır.
Genç Osman’in öldürülmesinde hacca gitmek istemesinin rolü var midir ?
Bu soru çokça sorulmaktadir. Ancak bu sorunun cevaplandirilacagi en güzel yer, II. Osman meselesidir. Zira II. Osman’in katli olayinda bu sorunun cevabi da verilmistir. Evvela haccin farz olmasinin sartlarini özetleyelim: Müslüman olmak; akilli olmak; ergen olmak; hac yolu için hem gida ve hem de yol masraflarini karsilayabilecek kadar zengin olmak; haccin farz oldugunu bilmek; yol emniyeti bulunmak.
Bu kisa izahlardan sonra, Osmanli Padisahlarinin neden hacca gitmediklerinin cevabini arayalim :
1) Islâm Hukukuna göre, cihâd, Müslümanlar için farz-i kifâyedir. Bu sebeple fert olarak bir Müslüman, açik bir düsman tehlikesi bulunmadigi müddetçe, farz-i ayn olan hacci farz-i kifâye olan cihâda tercih edebilecektir. Cihâd, fert olarak Müslümanlarin hac ibadetine engel olmayacaktir. Bunun tek istisnasi, düsmanin bertaraf edilebilmesi için hacca gidecek Müslümanlara da ihtiyaç olmasidir. Iste bu noktada halife ve sultânlarin hükmü, Müslüman fertlerden farklidir ve onlar için cihâd yani düsmanlarin hücumunu bertaraf ederek Müslümanlarin emniyetini saglamak ve bunun için gerekirse savasmak, farz-i ayndir. Hz. Peygamber’e hangi amelin daha faziletli oldugu soruldugunda, sirasiyla, Allah’a ve Peygamberine iman, Allah yolunda cihad ve hacc-i mebrûr cevabini vermistir. Sebebi bellidir; Müslümanlarin canini, malini ve namusunu korumak hukukullah da denilen kamu haklarindandir; yani cemiyete ait bir ibadettir. Bazan kamu haklarindan olan bir mesele, sahsî farzlardan daha ehemmiyetli hale gelmektedir. Iste burada da durum budur.
Osmanli Padisahlarinin II. Selim’e kadar gelenlerinin tamami, ömürlerinin yarisini Allah yolunda cihâd için seferlerde geçirmislerdir. Üzerlerine farz-i ayn olan ve hukukullah mahiyetinde bulunan cihâdi ve nizâm-i âlemin devamini, sahsî farz olan hacca tercih etmeleri için, Seyhülislâmlar fetvâ vermislerdir. II. Bâyezid Amasya’da vali iken hacca gitmeye niyetlenirken, sadrazam ve diger devlet erkâninin imzasi ile gönderilen mektupta, hemen gelip tahta geçmesi gerektigini, hacca gitmeyi halka ve devleti idare etme isi olmayanlara birakmasi icab ettigini tavsiye etmisler; aksi takdirde düsmanin cesaretlenerek Müslümanlara saldirmasina sebep olacagini ikaz eylemislerdir.
Ayni sekilde israrla hacca gitmek isteyen ve bu niyetinin bedelini caniyla ödeyen II. Osman’a, Kayinpederi ve Seyhülislâm olan Es’ad Efendi aynen su fetvâyi vermis ve fikihtaki bu hükmü özetlemistir: “Padisahlara hac lâzim degildir; oturup adl eylemek evlâdir. Câiz ki, bir fitne zuhûr eyleye”. Verilen bu fetvâyi tasdik eden asrinin kutbu Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de, II. Osman’i fetvâya uymasi için ciddi ikaz eylemistir. Hatta bu meseleden dolayi Padisah’in askeri tahrik ettiniz tarzinda tahkirine hedef olan ve sonradan Seyhülislâmlik makamina gelen Yahya Efendi’nin ifadeleri de tamamen fikhin ölçülerine uygundur:
“Padisahim! Hâsâ ki, ulema duacilariniz eskiyayi tahrik ede. Ancak içten gelerek bu niyetinizi istemezdik. Sebebi budur ki, ecdadiniz etmemisler, bu tarike gitmemisler, günahimiz varsa ol kadarcadir.”
Nitekim halk ve asker arasinda yayilan dedikoduyu özetleyen su cümleler de meseleyi açiklamaktadir:
“Nizâm-i âlem içün padisahlar hacci terk edegelmistir. Düsmanin ortaya çikmasi ve düsmanlarin memleketi karistirma ihtimali var iken, Memâlik-i Mahrûse’yi koyup gitmek hatadir.”.
2) Bazi Islâm hukukçulari, bedeni sihhatli olma sartini açarak, sihhatli olsa bile tutuklu olma veya kendisini hacdan alikoyan zâlim idareciden korkmanin da haccin edâsini engelleyecegini ifade ederken, sultân ve o manadaki devlet yetkililerinin de mahbus yani tutuklu gibi kabul edilecegini; sadece beytülmal disinda kendine ait malindan haccin farz olacagini ve bu özür devam ettigi müddetçe ölünceye kadar hacca gidemeyebilecegini hükme baglamislardir. Günümüzdeki gibi ulasim imkânlarinin gelismedigi ve bir hac görevinin en az üç ay sürecegi bir asirda, Osmanli Padisahlarinin hacca gitmeleri gerektigini düsünmek, Islâm Hukukunu bilmemek olur. Kaldi ki, ömürlerinin yarisini cephede geçiren Padisahlarin, neden Misir’a kadar cihâda gidip de hacca varmadiklari da ileri sürülemez; zira ordunun basinda mücahid bir komutan olarak sefere giden padisahla, kendi sahsî ibadeti için üç ay memleketini yalniz birakan padisah bir tutulamaz. Bunun en müsahhas misâli II. Osman’a karsi askerin ve hatta halkin duydugu tepkidir. Islâm âlimleri, haccin sartlarindan olan yol emniyetini ihlal eden Karamita grubunun isyani sebebiyle, 326/937 tarihinden itibaren 20 yil kadar haccin farz olmadigini, çünkü yollarda anarsi yasanabilecegini ifade etmislerdir.
Özetle Osmanli Padisahlarina dinen bizzat hacca gitmeleri farz olmamistir. Ancak kendi yerlerine bedel olarak baskalarini mutlaka göndermislerdir. Ayrica Sultân Abdülaziz’in gizlice tebdil-i kiyafet ederek hacca gittigi söylenmektedir. Ancak elimizde bunu dogrulayacak bir vesika bulunmamaktadir .
Son Yorumlar